• Kategorilerim

  • Bağlantılarım

kent soylusu!...

28/9/2009 ·

Despotik rüyaların kendimizi anlattığı, tanıdık seslerin kayıtsızlığımızla buluştuğu, dürtülerimizin sınırsız sonluk ile avutulduğu, bekleyişlerimizin bağımlılığa dönüştüğü bir tedirgin hayatın içerisinde “sözde” tutkularımızla yol alıyoruz. Tüketme telaşımız, külfet yarışımız, savurgan tapınışlarımız, anlamsız yoksunluklarla yarattığımız yapay mutsuzluklarımız sadece nesnelerle ilişkimizi değil aynı ölçüde insanın insanla ilişkisinin tasfiye edilemeyen amaçsal dünyasının ifadesi. Gönül çelen kalabalıkların evcilik oynadığı, sınırlarının gerçekle buluşturulamama koşuluyla çizildiği, “olup bitenin” atıl hale getirildiği, “kasıtlı” güzelliklerin sergilendiği yerlerdir kentler. Nasihat almaya burun kıvırır kentlerin siluetleri. Zaten tarihsel olanın küstah habercisi, yok olmaya yüz tutmuş ya da çalınmış gururlarının temsilidir bir zamanlar “varoluşunu” kanıtlayan tüm eserleri. Uygarlığın sentetik zaferlerinin aksine kentler ironik beyhude zaferleriyle uygarlığın yazgısına hâkim olurlar. Kentlerin jestleri ile insanın bir yerlere tutunma gereksinimi birbirini dengelemiş, mekanik bağımsızlık ise bu ilişkinin meyvesi olmuştur. Mülteci hayatın kaçış yeri olduğunu düşündüğümüz kentlerin aslında bir tercihsiz tutsaklık hilesiyle bizlere kendini ifşa ettiğini fark etmeyiz ya da farkındalıklarımız yaşam sahnemize dâhil değildir.

Kalabalıkların uğultusu ve gölgelerin sürüsü. Kimliksiz iz sürmeler sonucunda ise işe yaramaz, keyifsiz yorgunluklar. Kent hikâyelerinden doğan sorgusuz temaların (sorgulamaların sadece kelimeleri yan yana getirdiği ama bir alternatif yaratacak kadar güçlü olmadığı) bu derecede gösterişliliğine kim karşı koyabilmiştir ki? İnsana dair yaşam öykülerinin bir o kadar sıradan bir o kadarda sıra dışı olduğu mekânların toplamıdır kentler. Hayal kurmanın tutumsuzca özgür olduğu –ki hayal aleminde çarçur edilen şeylerin israfı geri dönüşümsüz kent hastalıklarına sebebiyet verir- kentlerin “olabilirlikler” üzerine kurulu aralık kapısı aslında umudun simülasyonudur sadece. 21. yy. insanı iç sıkıntılarını psikiyatr ofislerinde gidermeye çalışırken, sektör haline gelmiş tıp; kolları sıvayıp her sıkıntıya deva ilaçlarını sunar. Rakı masasındaki dost sohbetlerinin merhemi çoktan unutulmuş, yerlerine Prozac, Laroxyl tıp mucizeleri (!) gelmiştir artık. Tüm bunlar kent insanının parodilerinden seçmeler değildir. Aitlikler buruşturulmuş, kimin deli kimin akıllı olduğu liberal tezlere göre belirlenmiş ve iffetli yasaların kurucuları, düşünsel fuhuşun muhafızları oluvermişlerdir. Tahakküm müptelası modern insanın “smokinli tercihlerini” hiçbir zaman “serseri tercihlere” değiştirmeyeceğini, “mayalanmış göl” hikâyesine öykünen hayatlarımızdan anlayabiliriz. Ya tutarsa… tutmayacak ama beklemek hep tek uğraşımız olacak.

Dayatılan yaşam dedikleri, kentlerde mi sadece? Bu arınma isteği de nedir herkeste? Ya bu kulağımızın pası şefkatsiz cümleler. Hülasa, dediği gibi Ionesco’nun “Başımız dimdik duruyoruz, çünkü boğazımıza kadar bok içerisindeyiz.” Ve yazıyı bitirip taksime çıkıyorum. Döndüğümde şunu yazıma not düşüyorum. Herkesin başı dimdik sahiden.

yaşam oyalanmaktır

28/9/2009 ·


 


Hayat, yalan söylemek pahasına ve yalan söylemek için her güne yeniden ve dünü unutarak başlamak, olanla benim için olması gereken arasındaki gerilimde karşılıklı tavizlerden ibaret bir göz boyamadan başka bir şey değildir.

Gerçek, sadece ve sadece sevişen iki insanın birbirinin içinde kaybolan bakışlarında kendini açığa vurur: yoktur.
O anda ya ölmelisin ya da kurtarmalısın kendini gerçekten.

-Kaybetmekten değil, aksine kazanmaktan korkuyorum. Bakışlarından kaçırdığım gözlerimde devleşiyor korkularım. Sensizken senin yokluğunu çekmeyi, seninle birlikte gerçeğin yokluğunu çekmeye tercih ederim. Kendi kendime yetmemeye alışığım, sana yetmemeye, bana yetmemene dayamamam.

-Sen bir aşırılıklar meleğisin, benimse vadedebileceğim bir orta yolum var sadece. Bunu kabul etmeyeceğini biliyorum. Kendini tamamen tüketene kadar o uçtan o uca savrulup duracaksın. Keşke acılarını dindirebilecek bir yol bilseydim ama ben sana iyi gelmiyorum.

-Dünya hakkında çok şey bilenler, kendileri hakkında az şey bilirler. Sen yaşamak için biliyorsun, benim bildiklerim yaşamanın boş bir çaba olduğunu söylüyor bana.
Aşk varsa başka bir şey yoktur. Seni hayatla paylaşmaktansa hayatı sensiz yaşamayı seçiyorum.

Kızılderili Şef'in Amerikan Başkanına Mektubu

18/6/2008 ·

1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce yazdığı bir mektupla Amerika’ya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir.

Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Duwarmish Kızılderililerinin Reisi Seattle bir söylemiyle ABD Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak ABD başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesi’nde korunmaktadır.

İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır.

Yale, Sorbon, Oxford ya da bir başka okuldan mezun olan ünlü bir düşünürün sözleri değil bunlar. Nobel ödülü kazanan bir edebiyatçının da değil. Beyaz adamın “kafa derisi avcıları”, “vahşi”, “barbar” ilan ettiği Kızılderililerin şefi Seattle'nin “uygar” beyaz başkan'a mektubu:

ŞEF SEATTLE’IN MEKTUBU

Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.

Şef Seattle her ne söylerse Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne
inandığı ölçüde inanabilir. Washington’daki Büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte
bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığının farkındayız.

Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.

Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kum yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.

Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.

Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir.

Büyük Beyaz Reis bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocuktan olacağımızı söylüyor. Toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki nehirler bizim kardeşlerimizdir ve sizin de bundan dolayı nehirlere herhangi bir kardeşe göstereceğiniz sevgiyi göstermelisiniz.

Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır.

Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri olur?

Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğduktan gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı gösterecek. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. "Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlarız buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan
ölmez mi?

Unutmayın bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var; sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yarattıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur.

Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.

Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, birkaç kış daha geçecek. Geri kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle kirletmekle harcıyorlar. Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak; bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; son kızılderili yok olup kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.

Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.

Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.

Ölü mü dedim?... Ölüm diye bir şey yoktur ki sadece dünya değiştirir insan.

Şef Seattle, 1854

vazgeçilmez OL

18/6/2008 ·


Şimdi sen su olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok...Tükenmez... İnanıyorum ki, gerçekten de öylesin. Ama ister çesmelerden dökül,ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak, dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani; seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...



Unutma! Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin...Gürültünün parçası olursun sadece. Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; su nasılsa burada,lüzum yok ki suyu kana kana içmeye diye düsünürler...Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi suyun durgun yerlerini bulabilmek için, gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler. Onlar için en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda... Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol, su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..


Sen bir su ol... Ama rahmet ol, afet değil! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme, sana felaket denmesin! Su isen bir bardağa sığabil ki; damarlara giresin!.. Su yüce Allahın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri... Suya benzediğini unutma! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez, tükenmez olduğunu da unutma. Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de kiyametler koparıcı olabileceğini unutma... Unutma; senin işin rahmet olmak, afet değil !

Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe... Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun; seller, afetler gibi...

Tercih elindeydi hep ve hep de senin ellerinde olacak... Ya tutmayı öğreneceksin dilini veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken şu, değil mi? Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini...

Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin... Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın... Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında,vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin kıyıya yanaşmasını bekleyeceksin!.. Demeyeceksinki, ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.. Demeyeceksin ki, aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim.

Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.. Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın,ama maalesef değil... Ağzını açıp şelaleden dökülen suyu içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç ?.. Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü ? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler, beyni olan her yaratık gibi!

Hadi... Sen şimdi su olduğunu düşün, ve kendini su gibi hisset... Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı... Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez, tükenmez olduğunu hatırla... Ama yine su gibi bir küçük bardağın içine sığdır ki kendini; girebilmey öğren.. insanların damarlarına. Hayat ver... Vazgeçilmez ol !!.

gün Gelir

21/2/2008 ·

unutulmaz kabullenilir bir gün kabullenirsin ve bu unutmaktan daha sağlıklıdır...
en son üşüdüğümde düşünmüştüm aşırı bi soğuk vardı ölmek istiyodum düşündüm eve gidip ısınacağım ve bunu unutacağım öyle oldu o gün şimdi çok güzel geliyor gözüme...

hayallerimin gerçek yüzü...

17/2/2008 ·

Olmadı..yine olmadı..hayallerle gerçekler hiçbir zaman bir arada durmadı…her şeyden kaçmaya çalıştıysam da başaramadım,mahkum oldum gecenin zifiri karanlıklarına. soğuk kış gecelerinin  pencere ardında karlı sokaklarına bakarken andım seni çok özlemişim bir kez daha anladım..bir kez daha düşündüm gerçekleri,içim yandı…kaç kez kendimle savaştım hayallerimle yaşadım ve hep aynı hayal kırıklığı.. gerçekliğin acı yüzüyle karşılaştım…ya ben büyümeliydim artık ya da hayallerimi kıran sen olmamalıydın!

Bitmeliydin yok olmalıydın düşlerimden..hatırlamamalıydım bile seni yada hiç tanımamalıydım..

İşte sen soğuk karlı gecelerin pencere ardındaki hatırladığım kötü hatıram,mutlu musun şimdi,gurur duyuyor musun kendinle beni bu kadar üzdüğün için vicdanın sızlıyor mudur?

Sanmıyorum..

 

                                                                                          alsbiss

...ŞAH VE PİYON....

22/10/2007 ·

Hiçbir şey tesadüf değil!
Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorsanız, siz de benim gibi bu yazıyı çok seveceksiniz.
"Bazen hayatımıza giren öyle insanlar olur ki; onların belli amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim olduğumuzu ya da olmak istediğimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüreğimizin derinliklerinde hissederiz. Bu insanların kim olacağını asla önceden kestiremezsiniz; belki oda arkadaşınız, komşunuz, profesörünüz, uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız, sevgiliniz ya da belki de sadece göz göze geldiğiniz bir yabancı.
Her kim olursa olsun, o kader anında hayatınızın bir biçimde etkileneceğini bilirsiniz. Bazen de hayatınızda öyle olaylar yaşarsınız ki; o anda bu olaylar size korkunç, acı dolu, haksız gibi görünür.
Ancak fırtına dindikten sonra; bütün bu olayların
üstesinden gelmemiş olsaydınız, asla potansiyelinizin, gücünüzün, azminizin ve yürekliliğinizin farkına varamayacağınızı anlarsınız.
Her olayın bir gerçekleşme nedeni vardır. Hiçbir şey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez.
Hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler, ruhumuzun sınırlarını test eden olaylardır.
İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu küçük testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ve sıkıcı bir yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat, ancak boş ve amaçsız. . .
Yaşamınızı, başarılarınızı ve düşüncelerinizi etkileyen insanlar, kimliğinizi yaratan insanlardır. Kötü deneyimler bile birilerinden öğrenilebilir. Bu dersler en zor, ancak büyük bir ihtimalle en önemli olanlardır.
Eğer biri sizi kırar, ihanet eder ya da üzerse, size güveni ve kalbinizi açtığınız birine karşı dikkatli olmayı öğrettikleri
için onları affedin.
Eğer biri sizi severse, siz de bunun karşılığında onu koşulsuz sevin; sadece onlar sizi sevdiği için değil, size sevmeyi ve onlar olmadan göremeyeceğiniz ya da hissedemeyeceğiniz şeylere kalbinizi ve gözlerinizi açmanızı öğrettikleri için.
Her günün tadını çıkarın. Her anın değerini bilin ve belki de tekrar yaşayamayacağınız bu andan alabileceğiniz en fazla şeyi almaya bakın.
Daha önce hiç konuşmadığınız İnsanlarla konuşun, onları dinleyin, aşık olun, zincirlerinizi kırın ve gözünüzü zirveye dikin.
Başınızı dik tutun, çünkü bunun için her türlü hakkınız var.
Kendinize büyük bir insan olduğunuzu tekrarlayın ve kendinize inanın.
Eğer kendinize inanmazsanız, hiç kimse size inanmaz.
Hayatınızı nasıl istiyorsanız öyle şekillendirebilirsiniz. Kendi özgün yaşamınızı yaratın, dışarı çıkın ve onu yaşayın! "
ÇÜNKÜ ; OYUN
BİTTİĞİNDE ŞAH VE PİYON AYNI KUTUYA KONULUR.

.....

17/10/2007 ·

Biz seninle hep bağalıktan kaçtık, sıradan basit gündelik
olandan... Küçük mutlulukları, hayatın içindeki o kanaatkâr doyumları değil
hep trajediyi aradık mükemmeli? Biz seninle hep kusursuzu aradık...
Fırtınalarla sürüklendi aşkımız. Korkuların yaralı geçmişinin savruk
benliğinin dalgalarında beni kaybedip seni kaybedip... Kaybedip kaybedip
yeniden bulduk bizi. Seni hep buraya çağıran o yalnızlık rüzgârının alabora
ettiği parçalanmış düşlerimi ben sessizce yeniden topladım. Sensizlik
sürgünlerimde bildiğimiz yollardan geçtik kanatarak kendimizi ve şimdi
sorular cevaplarını buldu... Sükûnetin ve güvenin o bilge dinginliğinde
süzülüyor artık aşkım. Artık biliyorsun ki sevgimin inadı hiç
kırılmayacak...
         Benim sonsuzluk meleğim afet ama bedeli ebedi sensizlikte olsa sana
hayattan daha kötü davranmayacağım. Tek kanatlı solgun düşlerimi yüzünden
kanayan kutsal bizim ışığımızla sonsuzum, sonsuzluk meleğim?  Sana ne
anlatayım? Ruhumu yaktıktan sonra şimdide damarlarımda dolaşan sensizliğin
etimi yakan acısını mı? O acıyı uyutsun diye sığındığım sevgimi mi? Orada da
hep ama hep kaybettiğim soğuk rüyalarımı mı? Sana neyi anlatayım ki, ömrümüz
kış tıpkı şuan ki sevgimiz gibi kesik kesik
        Ömrümüz kış da olsa yüreğimiz hep bahar oldu seninle, kırılmış bir
dal gibi yarım da olsak hep bir attı bu deli gönül... Bana ne mi anlatmak
istiyorsun? Kelimeler yetmez bizim aşkımızı anlatmaya sözler yarım kalır
ikimizin yanında... Sen yokken güneş bile sıcaklığını hissettirmiyor. Her
baktığım yerde her gittiğim şehirde hep aynı yüz hep aynı yansıma... İsyan
etsem de biliyorum çare değil bu gidişe. Yârim sensizlik o kadar acı ki hiç
bir yere sığamıyorum hayat boş geliyor. Kavuşacağımız o günü bekliyorum o
gün beni hırçınlaştırmıyor rahatlıyorum... Günışığım, gecenin sabahı
beklediği gibi bekliyorum seni büyük bir özlemle.

ayNI farkLAR

22/9/2007 ·

görmediğimden deiL...

yanımda olsanda özlerdim seni.

ve bil ki bu kadar sevmem senden değiL...

gitsen benden

ben gidişini bile severim!

aramzda hep aynı fark;

sen gitmeyi bilirsin

ben sevmeyi...

 

 

özLedim seni

7/9/2007 ·

 

özledim seni...
ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.
beynimi uyuşturuyor özlemin...
çok sık birlikte olmasak bile
benimle olduğunu bilmenin
bunca zamandır içimi ısıttığını
yeni yeni anlıyorum.
Yokluğun,
Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp
mütemadiyen bir boşluğa
Sabahları seni okşayarak başlamaları
aksamları her işi bir kenara koyup
seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;
oynaşmalarımızı,
yürüyüşlerimizi,
sevimli haşarılığını,
çocuksu küskünlüğünü...
Nasılda serttin başkalarına karşı
beni savunurken;
ve ne kadar yumuşak
bir çift kısık gözle kendini
ellerimin okşayışına bırakırken
Gitmeni asla istemediğim halde
buna mecbur olduğunu görmek
ve sana bunları söylemeden
''git artık'' demek
''beni ne kadar çabuk unutursan,
o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa''
demek sana nede zor...
seni görmemek ve belki yıllar sonra
karsılaştığımızda
bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...
yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek...

Can YÜCEL

« Önceki ::